Öne Çıkanlar MESUT ÖZİL.ARDA TURAN İbrahim Tatlıses Neden Hastaneye Kaldırıldı mardinde 13 şehit şike analizi mağdurlar

Bu haber kez okundu.

Kader inancıyla ilgili usûl ve prensipler

İnsanın yapıp-etmeleriyle ilgili olarak bir kısmı insanın yine önceki irade ve yönelişleriyle bağlantılı, bir kısmı insan iradesinin dışındaki kimi çaba ve telkinlerle bağlantılı olmak üzere iradeyi etkileyen hususlar bulunmakla birlikte, temelde, insan asla “iradesiz” değildir.

Dilimize yerleşmiş olmakla birlikte, Türkçe’de bazen “yazgı” kelimesiyle karşılanan “kader” konusu, teolojinin olduğu kadar felsefe, psikoloji hatta ekonomi gibi disiplinlerin de konusu olmuştur. Etimolojik olarak bakıldığında “kader” belirleme, ayarlama, ölçülü kılma ve takdir etme anlamına geliyor. “Yazgı” da bu anlamlara işaret ediyor. Adına ister kader, ister yazgı diyelim, insanın ötesinde bir “belirleme” varsa bu, insan iradesiyle nasıl bağdaştırılabilir? İnsan iradesiyle bağdaştırılamazsa insanın sorumlu olmaması, dolayısıyla mükafat ve/veya ceza kavramlarının bulunmaması gerekmez mi?

Bu ve benzeri soruların cevabı kadere imanla ilgili olarak bazı usûlî prensibin bilinmesine dayanıyor: Birincisi şu: İman esaslarının altı madde halinde sayıldığı hadiste (Müslim, “İman”, 1) kader konusu altıncı ve son sırada yer alıyor. Bu şu demektir: Bir insan Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman ettikten sonra “kader”e iman edecektir. O halde denilebilir ki, kader inancı altı katlı bir binanın altıncı katı olup diğer katlar inşa edilemeden bu kat inşa edilemez.

İkinci usûlî prensip şudur: Gerek âlemin, gerekse âlemin bir parçası olan insanın yaratılışında ve varlığını devam ettirmesinde eşsiz bir “takdir”, kusursuz bir “belirleme” vardır. Meselâ insan üzerinden konuşursak, bir insanın dünyaya gelmesi, belli bir form kazanması, muayyen bir ebeveyninin olması, cinsiyeti, fizikî ve psikolojik özellikleri gibi pek çok şey bu “müstesna” ve “mükemmel” takdirin eseridir Kadere iman denildiği zaman kast edilen bu “global” belirlemenin de dahil olduğu sorumluluk doğurmayan fiillerdir. Literatürde “ıztırârî kader” diye de anılan bu genel belirlemelerde, insanın hiçbir dahli olmadığı için hiçbir sorumluluğu da yoktur.

Üçüncü prensip, başlangıçta girift gibi görünen kader konusunun Yaratıcıya bakan boyutu ile insana bakan boyutunu ayırmak gerektiğidir. Yukarıda işaret edilen hadiste geçen “hayır ve şerrin Allah’tan olduğu” ifadesi, birçok âyet ve hadis ışığında, İslâm âlimleri tarafından, “yaratma açısından Allah’a ait olduğu, irade etme açısından kullara ait olduğu” şeklinde bir açıklamaya tabi tutulmuştur. Yani yaratma Allah’a ait, tercih edip dileme kulâ racidir.

Dördüncü prensip ise, Üstad Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, kadere imanın hem insanı ameline güvenmekten koruyan (çünkü imkân veren, hayra yönlendiren ve yaratan Allah’tır) hem de insanı sorumsuzluktan kurtaran (çünkü kendisine irade ve ihtiyar verilmiştir) iki ayrı boyutunun bulunmasıdır.

İşte kadere imanın sağlıklı bir temele oturması için bu iki boyutun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Birinci boyutun şahidi bütün varlık âlemdir. 

Biz kendimizi ve kâinatı gözlediğimiz zaman varlıkların kendisinde veya sebep gibi gördüğümüz unsurlarda “yaratma, var etme, hikmetli yapma, rahmet eksenli düzenleme, tezyin etme… gibi özelliklerin bulunmadığını, bunların -kendisi mahlûkat cinsinden olmayan, olmaması gereken- Mutlak bir Yaratıcının bulunduğuna ve O’nun yaratması ile vücuda geldiğine iman ediyoruz. Bu bağlamda gerek bütün âlemin, gerekse âlemdeki her parçanın bir Belirleyicinin “belirlemesine” göre devam ettirildiğini anlıyoruz. Yani kâinat bize deyim yerindeyse, genel, global bir “kader” dersi veriyor; bariz bir planlama ve programlama olduğuna şahitlikte bulunuyor!

İkinci boyutuna yani insanın irade sahibi olduğu konusuna gelince, yine Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği üzere bunun en büyük ispatlarından birisi insanın kendi “vicdanı”dır. Yani her insan samimî olarak iç dünyasını yokladığında, sorumluluğa yol açacak her inanç, anlayış ve amelinin arkasında “seçme hürriyeti”nin bulunduğunu bilir, görür ve kabul eder. Başka bir ifadeyle insan, inanç ve amelî hayatı ile ilgili olarak iradesini devre dışı bırakan hiçbir haricî gücün mahkûmu olmadığını kabul eder.

İnsanın yapıp-etmeleriyle ilgili olarak bir kısmı insanın yine önceki irade ve yönelişleriyle bağlantılı, bir kısmı insan iradesinin dışındaki kimi çaba ve telkinlerle bağlantılı olmak üzere iradeyi etkileyen hususlar bulunmakla birlikte, temelde, insan asla “iradesiz” değildir. Bu yazının konusu olmamakla birlikte, yapılan sinirbilim (nörobilim) çalışmalarında insan iradesinin mevcudiyetini ispatlayan bulgulara ulaşılmıştır. Yine psikoloji alanında yapılan araştırmalar, insanın “iç dünyasının” irade yani hürriyet sahibi olduğunu ispatladığını göstermiştir. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre, insan, hürriyeti içinde yaşar. İstediği gibi inanır, istediği gibi hayal kurar, yaşar, istediği şeyi benimser veya reddeder. Dıştan gelen baskı ve zorlamalar iç dünyada hissedilen hürriyetin duvarlarına çarpıp yok olur!

Nihayet sonuncu bir usulî prensip de diğer iman esaslarıyla ilgili olduğu gibi kadere iman konusunda da dörtlü bir temellendirmenin bulunduğudur. 

Yani kader konusunda a) Kur’ân-ı Kerîm âyetleri (meselâ, Ra’d, 13/8; Tevbe, 9/51; Hadid, 57/22), b) Resul-i Ekrem’in hadisleri, c) Kâinatın genel ve kusursuz bir “belirleme” ve “takdir” dahilinde işlediğini gösteren sayısız şahit, d) İnsan fıtratı ya da vicdanını; böyle bir realiteye inanmanın adeta zorunlu olduğunu gösteriyor, diye anlaşılıyor!

KAYNAK: YENİ ASYA

ADMİN  1

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner35

banner38

banner37

banner34