Öne Çıkanlar deprem bölgesi Yalova üniversitesi 14 polis yaralandı fay hattı kırık oluşturmadı fay hattı

Bu haber kez okundu.

Risale-i Nur Gerçeği ve Biz (1)

Birisi doğrudan bize ve nefsimize bakar ve hitap ediyor. Diğeri ise, dışarıya bakıyor ve öyle hitap ediyor.

Eğer ‘’Risale-i Nur nedir?’’ diye bir soru sorulsa; âcizane hemen ve hiç tereddüt etmeden iftiharla ve pervazsızlıkla ‘’Risale-i Nur benim için daima fıtrî bir baldır’’ derim. Evet, bana göre, Risale-i Nur daima saf (katışıksız) insan fıtratı tadında ve kâinatın bin bir çiçeğinden derlenmiş bal kıvamındadır. Belki bazı insanlar bala bir şeyler katarak tadını arttırmak(!) isterler. Fakat ben bu fıtrî bala başka hiçbir şeyin katılmasını istemiyorum. Çünkü hepsi de bu balın gerçek ve fıtrî tadını değiştirir ve bozar. Malûm ya insanız, olabilir belki de kendimize göre balın damak tadını arttırmak isteriz. Ama ne zaman aynı amaçla kim bala ne katmış ise hepsi de her zaman balın gerçek tadını kaçırmış ve kıvamını da bozmuştur. Bu yalnız bal için de değil, başka herhangi fıtrî bir yiyecek içinde durum böyledir. O yiyeceğe tadını arttırmak için başka ne katmışsak hepsi de o yiyeceğin gerçek tadını bozmuştur.

Söz gelişi elma şekeri elmanın tadını arttırmak(!) için elmanın şekere bandırılması ise sadece damağa hitap eden ve nefsi kandıran, yalancı ve yapmacık bir lezzet verir.

İşte kâinatın en güzel ve en tatlı ve fıtrî balı kıvamı durumundaki Risale-i Nurlar’ı okurken ve başkasına ders olarak hitap ederken; mümkün ise, dizüstü yere çökerek (en azında bağdaş kurarak huzur ve huşu içinde) oturularak okunur ve öyle hitap edilirse daha çok istifadeli olur.

Çünkü, nasıl ki elektrik gerilimi tehlikesinden korunmak için, tellerinden direğe geçen gerilimi topraklama (sıfırlama) yani sigortalamak gerektiriyorsa; aynen öyle de insanın bedeni ve sinir sistemini geren yani stresi; insanın yere oturması ve toprak ile buluşmasıyla ve toprağa geçtiği ve insanı hem ruhunu ve hem de bedenini rahatlattığını herkesçe bilinen bir gerçektir.

İşte onun içindir ki, Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri hepsi dersi oturarak edep ve hâya ve huşu içinde dersi okuyarak lâyıkıyla ve azamî olarak istifade etmeye çalışmışlardır. Derse sonradan gelenlerin ise, kimseyi de rahatsız etmeden kendilerine uygun buldukları bir yere diz çökerek oturur ve dersi tevazu ve mahviyet içinde dinlerlerdi. Bu, o günün dersini anlamanın ve dinleme adabı ve anlayışı idi. 

İşte bu gerçeğin bir tezahürü olarak Kur’ân-ı Kerîm’in manevî bir mu’cizesi olan Risale-i Nurlar’a verdikleri değeri ve duydukları saygı ve hürmeti daima hem kendi nefislerinde hem de başka insanların nezdinde; yaşamasına sebep ve lisan-ı kalleri hem lisan-ı halleri ile günümüze kadar taşıyarak, bize birer güzel örnek olmuşlardır.

Bizim vazifelerimizden birisi de (elimizden geldiği kadar) bu hakikatlarin fıtrî halini korumak ve yaşamak ve yaşatmak olmalı derim.

Evet, Bediüzzaman Said Nursî’nin Mesnevî-i Nuriye’den bu güzel tesbiti bize harika bir ders olarak vermektedir.

‘’Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu, mahviyet gibi maksada îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecelli rubûbiyet ve faaliyeti kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır’’ (Mesnevî-i Nuriye, s. 379) diyor.

Evet, bünye olarak toprak ile birleştiğimiz ve bütünleştiğimiz takdirde; aynı zamanda bütün duygu organlarımızı ve lâtifelerimizin toplama ve toparlama gücünü topraktan (yer) aldığımız bir gerçektir. İşte İnsanoğlunun toprakla içli ve dişli olmasının sebebi bu ihtiyacındadır.

Evet, koca kartalın uçmadan önce toparlanmak için topraktan gücünü alarak ve bir anda kanatlarını çırparak yerden havaya yükselmesi yani uçması bunu teyit etmektedir.

Diğer taraftan galiba biz zaman içerisinde bu hakikatten kopmadık, ama hakikat-i halden hayli uzaklaştık. Kimimiz yabancı ve kimimizde ise yalnız kaldık. Ne yazık ki, gün geçtikçe ve giderek olan bağlarımız ya kopmak üzeredir, ya da kendi haline terk etme tehlikesiyle karşı karşıya ve kopma noktasına gelmiştir. Halbuki, bunların hepsi de Risale-i Nur meslek ve meşrebini pekiştirmeye birer sebeptir, bunların hepsi bir bütün olarak kabul edilebilir.

Evet, artık derslerimizi yerlerde oturularak değil; koltuktan ya da kürsüden (galiba terfi ettik) kanepe ve koltuklarda oturan insanlara hitap ediliyor. Dahası bütün bunlar bize yetmezmiş gibi, kimimizin elinde cep telefonu ile kafamız ve kulağımız başka bir âlemde oluyor. Bu da başka önemli handikaptır.

Lütfen hiçbirimiz bundan alınmasın ve kimsenin de nefsine hiç ağır gelmesin. Hepinizin adına, hepsini üzerime alıyor ve kendi nefsime hitap ediyorum.

Diğer taraftan Bediüzzaman Said Nursî Muhakemat’ın Birinci Makale On İkinci Mukaddeme Hatime’sinde geçen bir tesbitiyle bize başka harika bir ders veriyor.

‘’…hadîs ve Kur’ân’da dahi ziyade etmek ve noksan etmek memnudur. Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek ilim ile olur. Âlim olan mazur değildir. Kezalik; dinden bir şey fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de caiz değildir’’ (Muhakemat, s. 106) diyor. 

Kaldı ki, yapılanların hiçbirisi de ne şerh, ne izah ve ne de tanzim değildir. Risale-i Nur’un aslı ve orijinal hali dışında sonradan eklenmiş olan herşey hepsi ayrıntıdır.

Bediüzzaman Said Nursî’nin hizmet metodunu hayatın gayesi hedef olarak kabul eden ve Risale-i Nur meslek ve meşrebine harfiyen riayet eden ihlâsı, samimiyeti ve sadâkat çizgisi ile kayıtsız şartsız bağlı olan merhum Zübeyir Gündüzalp (ra) Konferans isimli eserde ‘’Mütehassıs zatlarca malûmdur ki, imanî meselelerde fazla tafsilat, dersin tefsim ve tesirini zorlaştırabilir. O derslerin kanaat verici ve tatminkâr olmasında çok defa faydalı bir netice elde edilemez. Bu hakikate binaen, bilhassa imanî hakikatlerin mücmel olarak ders verilmesi, daha tesirli ve daha verimli daha anlayışlı olur ve olmaktadır. Bu düstura istinaden Risale-i Nur, tafsilâta ve teferruata dalmamıştır. Zihni teferruatla dağıtmamak metodunu esas tutmuştur’’ 1 der.

Şimdi sadede geliyoruz. Âcizane bildiğim kadarıyla (Gerçi meselelere pek o kadar da vukuf değilim.) Nur Talebesi hem muhakemeli, mukayeseli hem de hem mudakkik (dikkatli) ve muhakkik’tir (hakikatli).

Haddim olmayarak bir soru sormak istiyorum. Üstad Risale-i Nurlar’ı telif ederken; neden konuyla ilgili ve aynı konu içindeki âyet ve hadisin mealini bazen hiç vermemiş, yalnız tefsirini etmişir ve bazen de âyet ve hadis mealini vermiş sonra da tefsir etmiştir? Dikkat edilirse, bazen ve gerekli hallerde (her zaman değil) yalnız âyet ve hadis tefsir edilmiştir. Bazen de âyet ve hadis orijinal haliyle zikredildikten sonra tefsir edilmiştir. 

Asr-ı Saadet’te Cennet ile müjdelenenlerin dışında ve o asırdan sonra başka asırda ve asrımıza kadar geçen zaman diliminde; Nur Talebelerinden başka hiçbir kimse Risale-i Nur ile imanını ve ahiretini kurtarma müjdesiyle müjdelenmemiştir. Risale-i Nur ile imanımızı kurtarma müjdesi bizlere verilmişse, bunun kıymetini bilmek gerekir. Bunun için de eğer gerekiyorsa, kendi imanımızı kurtarmak için Risale-i Nur’a ömür boyu hizmetçi olmayı bir şeref bilmeliyiz. 

Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye’de; “İ’lem Eyyühel Aziz! Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur’’ (Mesnevî-i Nuriye, s. 198) diyor. İşte imtihan dünyası! 

KAYNAK: YENİ ASYA

ADMİN 1

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner35

banner38

banner37

banner34